|
|
Türkiye, kendine
hayran kadınları seviyor.. Belki de, özgüven duygusundan
yoksun olan ortalama insan, bunu "bileğinin hakkıyla
yapan"a bütün yolları açıyor, alkışlarını
esirgemiyor. Şimdi, diğerlerine gönderilen "alkışlar", "helal
olsun"lar, bu kez de o "aptal sarışın" için..
Bir "Türk mucizesi" olarak adlandırılan Banu Alkan'a...
O şimdi,
"Afrodit" lakabıyla elde ettiği
"kariyerinin" şimdi en yüksek mertebelerinde. Ortalık,
Banu Alkan'dan geçilmiyor bu aralar. Unutulduğu anda, bir şekilde
gündeme getiriyor kendini ve bundan büyük bir haz duyuyor.
Kokoreççi ve kestanecinin sohbetlerinin yer aldığı İxir'in
yeni reklam filminde, "aptal sarışın"ı oynayan Banu,
kestanecinin ''Siz de kendinize bir site açsanıza'' önerisine
karşılık şuh kahkahalarını fırlatıyor ortalığa. (Artık
bize ezberlettirdiği yanıtı) aynen şöyle; ''Ben müteahhit
değilim. Hem İstanbul'un neresinde arsa kaldı ki, kimde o kadar
para var ki...'' Ali Taran'ın hazırladığı bu reklam filmi,
herşeyiyle Banu Alkan tiplemesine göre hazırlanmış. Replikler
ona göre seçilmiş.
Peki, kim bu
Banu Alkan? Hepimiz tanıyoruz ama onun kendini ifade ediş biçimi
çok farklı. Hayat öyküsünü anlatış tarzı bile ona özgü.
Yugoslavya doğumlu "Liz Remka Rebroyna" nasıl Banu
Alkan olmuş? Afrodit lakabı nereden gelmiş? Tabii ki onun, satır
satır ezberlenen hayat hikayesine yer vermeyeceğiz burada. Ama
çok kısa bir iki anekdotun da altını çizmek gerekir, o ilk ünlü
olma hikayesinin özellikle... 1967'de, Türkiye'ye ailecek
göçmen olarak geldiklerine 5 yaşındaymış Alkan. Lise son sınıftayken
bir sabun reklamında oynamış ve o sırada Memduh Ün
tarafından keşfedilmiş. Öyküsü bu haliyle ne Türkan
Şoray'dan farklı ne de Kadırgalı Aysel'den. Varoş denizinde,
kendi halinde bir "inci " olarak yaşarken, bir "keşifle"
birlikte farkedilme hikayesi ötekilerle aynı... Ve Kadir İnanır'la
birlikte çevirdiği ilk filmi ''Taksi Şoförü''yle
sinemaya geçişi de...
Yaklaşık 8 yıl
sinemadan, sahneden uzak yaşayan bu "sarışın güzel kadın",
yıllardır birlikte yaşadığı zengin sevgilisi Hanifi Gürbüz'ün
ölümüyle birlikte gündeme gelmişti yeniden. Gürbüz'le
birlikte yaşadığı yalıda, onun ölümünden sonra da yaşamayı
sürdürünce başına türlü işler gelmişti. 3.5 milyar
liralık kira bedelini zamanında ödeyemeyince mahkemelik olmuş,
sevgilisinin çocukları tarafından 'taahhütü ihlal etmek' ve
'mal beyanında bulunmamak' suçundan hakkında dava açılmıştı
vs., vs.. Bir sürü olaylar yaşandı daha sonra, ayrıntılarını
tam olarak bilemediğim. Sonra ne oldu, o davadan nasıl "yırttı"
onu da hatırlamıyorum. Ama anımsadığım şu ki, başının
dertte olduğu o aralar, "mazlum", "zavallı"
kadını hiç bir zaman oynamadı.
Klasik Türk
geleneklerine göre, "dostunla" birlikteysen, bunun bir
maddi karşılığını mutlaka alırsın. Alkan, "kendine
hayran" bir kadın olduğu için, sevgilisinin ona bahşettiği,
Havai Adaları tatillerini, o "pırıltılı hayatı"
herşeyden üstün görmüş ve o yalıyı "üstüne yaptırmayı"
akıl edememişti. Belli ki ona sağlanan bu "lüküs
hayat", o sosyete yaşamı ruhunu, hem manen hem de
madden doyuruyordu. Bir röportajında, eski sevgilisiyle birlikte
geçirdiği günlere dair şunları söylüyordu; "Ben
sadece Türk sosyetesinin değil, dünya jet sosyetesinin de
içindeydim. 12 sene, Hanifi'yle beraber oldum. Hep ''top' yaşadım.
Bir yılbaşını Donald Trump'la İsviçre'de dağda kutluyordum,
ertesi yılbaşı bu sefer Hawaii'de aynı otelde kalıyorduk. Elizabeth
Taylor'la, Cenevre'de, St. Moritz'de yan yana oluyorsun. Ya da Kaşıkçı'yla
beraber."
Yazar Simone de
Beauvoir, "Kendine hayran kadın"ı anlatırken,
"O kendi imgesini seyreden tanrıdır" der. Burada,
kendini "Afrodit" olarak ilan eden Banu'da en bariz görülen
de bu aslında. O herkesten "üstün"dür. Hangi kadın,
Liz Taylor'la Cenevre'de bir lüks restoranda, yan yana yemek yeme
"şerefine" erişebilmiştir ki... Alkan, kendi yarattığı
o "büyülü" dünyanın kadını.. Yazar Beauvoir,
kendine hayran kadınının "aynayla ilişkisini" şu cümlelerle
tarif ediyordu; "O aynalarda kendinden çok, başkasının
hayranlık dolu gözlerini yakalar. Şanlar, şerefler içinde yüzen
benzerinin bakışlarını.. Şakşakçı bir seyirci ya da
dinleyici topluluğu bulamayınca gider bir papaza, doktora
ya da ruh hekimine açar kalbini."
Her yerde kendini gösterme arzusu
"Neremi neremi" şarkısıyla medyadan hak ettiği
ilgiyi görmüştü Alkan. Çünkü, Türk erkeklerinin kulak
arkası edemeyeceği bir sihirli sözcük bulmuştu; "Neremi
neremi". Onların zaaflarının farkında olacak kadar da akıllıydı.
Ardından, ikinci şarkıyla aynı ilgiyi yakaladı. "Kaldır!" Etrafında
gazeteciler pervane oluyor, "neyin kaldırıldığını"
öğrenmek isteyen sorulara, o seksi duruşuyla yanıt veriyordu;
"Canım, sevgilim beni dansa kaldırmıyor, ben de ona 'kaldır'
diyorum, ne var bunda!" Cinsellikle örülü jargonları
bir yana, "özgüveni" de şaşırtıyordu.
Diyetlere girip, ortalıkta çöp gibi dolaşan kadınların
tersine, "Ben klasik Türk kadınıyım" diyor ve
"balık eti" vücudunda kameraların dolaşmasına izin
veriyordu. Bütün kadınların özlemini duyduğu şeydi bu belki
de. O ölçülerdeki bir çok kadın, kendi bedenini saklarken,
"Afrodit" havuzlarda poz vermekten çekinmiyordu. Bütün
kendine tapan kadınlar gibiydi aslında. Çok daha ender, çok
daha değişik biçimlerde kendini göstermek istiyordu.
Gerçekten, sahneye çıkmaya bayılıyordu. Bir
"fenomen" olmayı arzuluyor ve bunun için kendini üne
kavuşturacak bütün yolları mübah sayıyor ve deniyordu.
"Neremi" ve "Kaldır" gibi lastikli şarkılar
da bu mübahlığın içindeydi ona göre..
Belki de salt bu
yüzden, "Yaşlı ve zengin bir erkekle" yıllarca aynı
evi paylaşmıştı. "Aptal kadın, nasıl oldu da o
yalıyı heriften almasını beceremedi" şeklindeki iç
seslerin de farkındaydı ve sevgilisinin ölümünün ardından
şunları açıkça söylüyordu; "Ne yapayım, düşünemedim
işte. Ölüm aklımıza zaten gelmiyordu. Hiçbir zaman kendi üzerime
bir ev yaptırayım diye düşünmedim." Bu tutumuyla, sanki
bilerek "aptallığını" birkez daha tescil ettirmişti.
Artık magazin sayfalarını daha çok süslüyordu. Çünkü
medyanın tam da böyle kadınlara ihtiyacı vardı. İnsanın içini
gıcıklayacak, sadece bir nesne görüntüsü verecek, ağzından
çıkan her kelimeyle, hem aptallığını hem de cinselliğini
vurgulayacak... O bu görüntüden çok hoşnuttu. Bir altın gibi
"parlamak", her yerde görünmek istiyordu ama medya bir
yandan da, "yaşlı bir adama yarenlik ettiği için"
düşük ayarlı altın olduğunu hatırlatıyordu ona. Ne yaptı
Alkan? Ölen sevgilisinin yasını belli bir ölçüde tuttuktan
sonra, gencecik bir sevgili buldu. Haydaa.. yaşlı erkek, genç
kadın öyküsü! Bununla da, zoomları üzerine çekeceğini
biliyordu. "Taş gibi" bir kadındı ve genç erkekler
de ona ilgi duyabiliyordu işte! İntikamını böyle aldı
medyadan. Aynı zamanda, cüretkar bir tutumla, (belki de inatla)
genç sevgilisini (Murat Taşdemir) milyonların önüne çıkardı.
Hatta onunla birlikte, ''Neremi Neremi'' adlı albümü
için düet yaptı.
Kasetlerinin satılıp
satılmadığı konusunda farklı görüşler var. Ama o
kendisiyle röportaja gelen gazetecilere, "En az bir milyonun
üstünde satacak, çok iddialıyım" şeklinde demeçler
veriyordu. Kaset satışları beklenen ilgiyi görmeyince
pes etmedi. Ardından, aynı iddiasını "Kaldır"
şarkısında sürdürdü. Satışlar patlama yapmadı fakat
o amacına ulaşmıştı. Star TV'de oynayan 'Renkli Dünyalar'
dizisinin kadrosunda yerini aldı. Her ne koşulda olursa
olsun, "sahne"deydi. Ve bunun için fırsatları asla kaçırmıyordu.
"Aptal sarışını"
oynuyor ama aptallığı kendine yakıştırmıyordu. Bir söyleşide
de altını çizdiği gibi; "Biliyorsunuz sarışınlar hep
aptal olarak adlandırılırlar. Ya da aptallık derecesinde saflık
diyelim. Günümüzdeki sarışınlara bakacak olursak, bugün bir
Sharon Stone'un zeka oranı çok yüksek. Dünyanın en zeki kadınlarından
biri olarak kabul ediliyor. Hillary Clinton da sarışın ama Bill
Clinton'u başkanlığa taşıyan isim." Bu söyleşide,
kendine hayranlığını çok net olarak ortaya çıkaran şu cümle
dökülüyordu ağzından; "Ama ben 50'li yılların
Marilyn Monreo'sunu tercih ediyorum. O saflık, o temizlik olsun.
Çok zeki olmak pek de şart değil!" İşte ortalama Türk
erkeğinin kadında aradığı şartlar! Saf olsun, temiz olsun,
ama fazla zeki olmasın! Alkan, aslında zekice bir hamleyle, Türk
erkeklerinin gönlünde kurduğu tahtı sağlamlaştırmıştı.
"Sarışınlara aptal diyenler utanmalı"
Kendi aleyhine olan durumlarda hiç bozuntuya vermeyen Afrodit,
"reklamın kötüsü olmaz " mantığıyla, hakkında
çıkan haberlere hep gülümsemeyle yanıt verdi. Bu kez de
"yeni aldığı yazlık" nedeniyle başı derde girdi ve
defalarca haber konusu oldu. Aldığı yazlığın 70 bin
mark olan bedelini ödememişti, bu yüzden önce icra
takibine uğradı. Yugoslavyalı Liz, bütün aptallar gibi
başını belaya sokuyor ama "Şaban"lı filmlerde olduğu
gibi, ne yapıp edip, altından kalkmasını biliyordu.. Üstelik
onu, bu şekilde niteleyenlere de verecek yanıtlar buldu her
zaman. Bu yanıtlarda, aslında "dünyanın en güzel kadını"
imajı da gizliydi. "'Sarışınlara aptal diyenler utanmalı.
Marilyn Monroe için de dediler ama Kennedy'e kadar ulaştı.
Ben de zekama çok güvenirim. Aptal insana asla tahammül
edemem!" Kendine hayranlığın en üst boyutlarında gezinen
bu "sarışın", çok güzel bir kadın olduğuna hem
kendini inandırmıştı ve hem de imajıyla bunu pekiştirmişti.
Soruları yanıtlarken, "ustaca" manevralarla o imajı güçlendiriyordu.
Magazin medyasındaki
"gençlik ve güzellik faşizmi"nin farkındaydı, bu yüzden
yaşını hiç bir zaman tam söylemedi. Çok zorlandığı
durumlarda da ilginç yanıtlar verdi. Mesala 37 yaşında olduğu
hatırlatıldığında, "Hayır, 36.5" diyor ve
ekliyordu; "Bir kadın için en güzel yaş. Hem çok
genç ve taze, hem her şeyin bilincinde, tam büyümüş
oluyorsunuz." Peki, nasıl Afrodit oluvermişti bu sarışın
göçmen kadın. Yanıt hazırdı; "Bana, bu ünvanı Türk
halkı verdi." Afrodit'e "yakışan"
ebadlarını da hiçbir kuşkuya kapılmadan veriyordu;
"Vücut ölçülerim hâlâ 90-60-90". Oysa görünüş
olarak öyle olması mümkün değildi ama buna inanmıştı. İmajlar
çağında, kural bu değil miydi? Öyle hisset, "mış
gibi" yap, yanılsama yarat... Afrodit, o imajı vermesini
bilecek kadar zekasını (ya da kurnazlığını) kullanıyordu.
Kimi zaman, "göğüslerinin beline kadar indiğinden" söz
eden yazarları okuduğunda, sinirleniyor ve çok geçmeden onlara
bir yanıt hazırlıyordu kendince. Örneğin, Okan Bayülgen'in
sunduğu Zaga Show'a, bikinisiyle konuk olmayı kabul etmişti.
Şovun reklam spotlarında aynen şu başlık yer alıyordu;
"Türk Sineması'nın afroditi Banu, vücuduyla ilgili
çıkan kötü haberlere, görsel olarak cevap verecek!"
Al sana yanıt..
Hep "sahnede" olmak
Piyasaya yeni çıkan albümleri nedeniyle, konuk olduğu ana
haber bültenlerinde, kuşak programlarında, kendisiyle
hafif yollu dalga geçen şovmenlerle o da dalgasını geçiyordu.
Geçtiğimiz hafta da, Beyaz'ın şovunda, dudaklarını uzatıp,
kendini ona öptürmeye kalkmıştı. Sonuçta, eli ayağı
dolaşan, yüzünün derisi kızaran yine Beyaz oldu. Şimdi yayında
olmayan, A Takımı'nın da en gedikli konukları arasındaki
yerini korumuştu. Bu programlardan birinde, diğer
konuklarla karşı karşıya geldi. Ona muhalif taraf, hep bir ağızdan,
şarkılarıyla "Türk toplumunun ahlakını bozduğunu"
için suçluyorlardı onu. "Ahlaksızdı" hatta,
"beyin özürlüydü." Her bir yandan saldırılarla karşılaştı.
Naşide Göktürk ona, bir zamanların "porno yıldızı"
olduğunu hatırlatmıştı. Bu tartışmalarla birlikte,
yine dillere düşmüş ve medyatik olmanın keyfini sürdürmüştü.
Çünkü, onun istediği tek şey
buydu! Hep gündemde olmak, hep sahnede bulunmak... Hayranlarının
bakışlarını her ne şekilde olursa olsun, üzerinde
hissetmek...
Aleyhinde yazan
bazı köşe yazarlarına da direndi. Aynen şöyle diyordu bir
köşe yazısı; "Banu Alkan, yıllarca kendine has, müstehcen
şişmanlığını, mısır püskülü saçlarını, asla olmayan
oyunculuğunu, az ve öz sayıda filmde sergiledi."
Hatta, "Kaldıramazsın" şarkısını ölen sevgilisi
Hanifi Gürbüz'a ithafen yazdığını iddia edenler oldu.
"Yaşlı ve zengin bir erkekle uzun yıllarını birlikte geçiren"
bir kadındı o. "Kaldıramadığı" şeyin hikayesini
de bu şarkıyla birlikte örmüştü sözde... O ise, buradan
kazandığı ünle şarj oluyordu. Bu şarjla birlikte, güzelliğinin
tekrar tekrar altını çiziyordu. Bunu, bir resim ya da imaj
olarak da olsa bir şekilde sağlıyordu. Türkiye'nin star
kadınlarının her fırsatta dile getirdiği, "Türk
aile yapısına uygunluk" standardını o da dilinden düşürmüyordu.
Örneğin, Okan Bayülgen'in başrolünü oynayacağı "Drakula"
adlı filme ilişkin konuşurken, şu sözleri kulağa hiç yabancı
gelmiyordu; "Elbette soyunacağım filmde, ama Türk
aile yapısına ve estetik ölçülere uygun, uç noktalara kaçmayacak
şekilde." Bu sözleriyle, Türk kadınlarından da artı
puan almayı beceriyordu..
Elbetteki, Türkiye;
Reha Muhtar tipli sunucular, Banu Alkan gibi şarkıcılar,
Demirel gibi politikacıların yıldızının parladığı bir ülke.
Banu Alkan da bu "Türkiye gerçeğinin" farkında. Bir
yandan, süslü, dantelli şallar ve parlak giysiler içinde,
kendini gösterme eğilimini doyuruyor. Çok daha ender biçimlerde
bunun yollarını mutlaka ama mutlaka keşfediyor.
"Kendini, seyircilerin alkışlarına adanmış bir armağan"
haline getirebilmek için... Bütün bunların karşılığında
elde ettikleri sadece manevi değil elbette. Reklam
filmlerinden kazandıklarıyla da aynı zamanda kesesini
dolduruyor. Hanefi Gürbüz'le birlikte yaşadığı ihtişamlı
günlerin, unutamadığı o Hawai tatillerinin hayaliyle...
|