S

A

B

A

H

 

 K A H V E S İ

Bir acı kahvenin kırkyıl hatırı vardır. Dostluklar paylaştıkça kıymetlenir.

 

Ana Sayfa ] Ust Sayfa ] Emrah'in babalik davasi ] Kadir - Buket Taciz Olayi ] [ Banu Alkan ] Temiz Aile Kizi Araniyor ]

   
   

BANU ALKAN APTAL SARIŞIN MI ?

Ayla Önder

 

   
 

Kendi imgesini seyreden tanrı.

Bir dişi Reha Muhtar

O bir  "Türk mucizesi".  Kendine hayran bir kadın. Bu topraklarda sıkça yeşeren benzerlerinin izini sürüyor. Bu yolda, "aptal sarışın"ı taklit ediyor. Sahici olmakla üne kavuşamayacağını bildiği için, "mış gibi" oyununu oynuyor. Süslü ve parlak giysiler içinde, kendini gösterme eğilimini her fırsatta doyuruyor. Herşey, sahne ve alkışlar için. Bu yüzden yaşamı, seyircilerin alkışlarına adanmış bir armağan...

  Türkiye, kendine hayran kadınları seviyor.. Belki de, özgüven duygusundan yoksun olan ortalama insan, bunu "bileğinin hakkıyla yapan"a  bütün yolları açıyor, alkışlarını  esirgemiyor. Şimdi, diğerlerine gönderilen "alkışlar", "helal olsun"lar, bu kez de o "aptal sarışın" için.. Bir "Türk mucizesi" olarak adlandırılan Banu Alkan'a... 

O şimdi,  "Afrodit" lakabıyla elde ettiği  "kariyerinin" şimdi en yüksek mertebelerinde. Ortalık, Banu Alkan'dan geçilmiyor bu aralar. Unutulduğu anda, bir şekilde gündeme getiriyor kendini ve bundan büyük bir haz duyuyor. Kokoreççi ve kestanecinin sohbetlerinin yer aldığı İxir'in yeni reklam filminde, "aptal sarışın"ı oynayan Banu, kestanecinin ''Siz de kendinize bir site açsanıza'' önerisine karşılık şuh kahkahalarını fırlatıyor ortalığa. (Artık bize ezberlettirdiği yanıtı) aynen şöyle;  ''Ben müteahhit değilim. Hem İstanbul'un neresinde arsa kaldı ki, kimde o kadar para var ki...'' Ali Taran'ın hazırladığı bu reklam filmi,  herşeyiyle Banu Alkan tiplemesine göre hazırlanmış. Replikler ona göre seçilmiş. 

Peki, kim bu Banu Alkan? Hepimiz tanıyoruz ama onun kendini ifade ediş biçimi çok farklı. Hayat öyküsünü anlatış tarzı bile ona özgü. Yugoslavya doğumlu "Liz Remka Rebroyna" nasıl Banu Alkan olmuş? Afrodit lakabı nereden gelmiş? Tabii ki onun, satır satır ezberlenen hayat hikayesine yer vermeyeceğiz burada. Ama çok kısa bir iki anekdotun da altını çizmek gerekir, o ilk ünlü olma hikayesinin özellikle... 1967'de,  Türkiye'ye ailecek göçmen olarak geldiklerine 5 yaşındaymış Alkan. Lise son sınıftayken bir sabun reklamında oynamış ve o sırada  Memduh Ün tarafından keşfedilmiş.  Öyküsü bu haliyle ne Türkan Şoray'dan farklı ne de Kadırgalı Aysel'den. Varoş denizinde, kendi halinde bir "inci " olarak yaşarken, bir "keşifle"  birlikte farkedilme hikayesi ötekilerle aynı... Ve Kadir İnanır'la birlikte çevirdiği  ilk filmi ''Taksi Şoförü''yle sinemaya geçişi de... 

Yaklaşık 8 yıl sinemadan, sahneden uzak yaşayan bu "sarışın güzel kadın", yıllardır birlikte yaşadığı zengin sevgilisi Hanifi Gürbüz'ün ölümüyle birlikte gündeme gelmişti yeniden. Gürbüz'le birlikte yaşadığı yalıda, onun ölümünden sonra da yaşamayı sürdürünce başına türlü işler gelmişti.  3.5 milyar liralık kira bedelini zamanında ödeyemeyince mahkemelik olmuş, sevgilisinin çocukları tarafından 'taahhütü ihlal etmek' ve 'mal beyanında bulunmamak' suçundan hakkında dava açılmıştı vs., vs.. Bir sürü olaylar yaşandı daha sonra, ayrıntılarını tam olarak bilemediğim. Sonra ne oldu, o davadan nasıl "yırttı" onu da hatırlamıyorum. Ama anımsadığım şu ki, başının dertte olduğu o aralar, "mazlum", "zavallı" kadını hiç bir zaman oynamadı.

Klasik Türk geleneklerine göre, "dostunla" birlikteysen, bunun bir maddi karşılığını mutlaka alırsın. Alkan, "kendine hayran" bir kadın olduğu için, sevgilisinin ona bahşettiği, Havai Adaları tatillerini, o "pırıltılı hayatı" herşeyden üstün görmüş ve o yalıyı "üstüne yaptırmayı" akıl edememişti. Belli ki ona sağlanan bu "lüküs hayat", o sosyete  yaşamı ruhunu, hem manen hem de madden doyuruyordu. Bir röportajında, eski sevgilisiyle birlikte geçirdiği günlere dair şunları söylüyordu;  "Ben sadece Türk sosyetesinin değil, dünya jet sosyetesinin  de içindeydim. 12 sene, Hanifi'yle beraber oldum. Hep ''top' yaşadım.  Bir yılbaşını Donald Trump'la İsviçre'de dağda kutluyordum, ertesi yılbaşı bu sefer Hawaii'de aynı otelde kalıyorduk. Elizabeth Taylor'la, Cenevre'de, St. Moritz'de yan yana oluyorsun. Ya da Kaşıkçı'yla beraber."  

Yazar Simone de Beauvoir, "Kendine hayran kadın"ı anlatırken,  "O kendi imgesini seyreden tanrıdır" der. Burada, kendini "Afrodit" olarak ilan eden Banu'da en bariz görülen de bu aslında. O herkesten "üstün"dür. Hangi kadın, Liz Taylor'la Cenevre'de bir lüks restoranda, yan yana yemek yeme "şerefine" erişebilmiştir ki... Alkan, kendi yarattığı o "büyülü" dünyanın kadını.. Yazar Beauvoir, kendine hayran kadınının "aynayla ilişkisini" şu cümlelerle tarif ediyordu; "O aynalarda kendinden çok, başkasının hayranlık dolu gözlerini yakalar. Şanlar, şerefler içinde yüzen benzerinin bakışlarını.. Şakşakçı bir seyirci ya da dinleyici topluluğu bulamayınca gider bir papaza, doktora  ya da ruh hekimine açar kalbini."

Her yerde kendini gösterme arzusu
"Neremi neremi" şarkısıyla medyadan  hak ettiği ilgiyi görmüştü Alkan. Çünkü, Türk erkeklerinin kulak arkası edemeyeceği bir sihirli sözcük bulmuştu; "Neremi neremi". Onların zaaflarının farkında olacak kadar da akıllıydı. Ardından, ikinci şarkıyla aynı ilgiyi yakaladı. "Kaldır!" Etrafında gazeteciler pervane oluyor, "neyin kaldırıldığını" öğrenmek isteyen sorulara, o seksi duruşuyla yanıt veriyordu; "Canım, sevgilim beni dansa kaldırmıyor, ben de ona 'kaldır' diyorum, ne var bunda!"  Cinsellikle örülü jargonları bir yana,  "özgüveni" de şaşırtıyordu. Diyetlere girip, ortalıkta çöp gibi dolaşan kadınların tersine, "Ben klasik Türk kadınıyım" diyor ve "balık eti" vücudunda kameraların dolaşmasına izin veriyordu. Bütün kadınların özlemini duyduğu şeydi bu belki de. O ölçülerdeki bir çok kadın, kendi bedenini saklarken, "Afrodit" havuzlarda poz vermekten çekinmiyordu. Bütün kendine tapan kadınlar gibiydi aslında. Çok daha ender, çok daha değişik biçimlerde  kendini göstermek istiyordu.  Gerçekten, sahneye çıkmaya bayılıyordu.  Bir "fenomen" olmayı arzuluyor ve bunun için kendini üne kavuşturacak bütün yolları mübah sayıyor ve deniyordu. "Neremi" ve "Kaldır" gibi lastikli şarkılar da bu mübahlığın içindeydi ona göre..  

Belki de salt bu yüzden, "Yaşlı ve zengin bir erkekle" yıllarca aynı evi paylaşmıştı.  "Aptal kadın, nasıl oldu da o yalıyı heriften almasını beceremedi" şeklindeki iç seslerin de farkındaydı ve sevgilisinin ölümünün ardından şunları açıkça söylüyordu; "Ne yapayım, düşünemedim işte. Ölüm aklımıza zaten gelmiyordu. Hiçbir zaman kendi üzerime bir ev yaptırayım diye düşünmedim." Bu tutumuyla, sanki bilerek "aptallığını" birkez daha tescil ettirmişti. Artık magazin sayfalarını daha çok süslüyordu. Çünkü medyanın tam da böyle kadınlara ihtiyacı vardı. İnsanın içini gıcıklayacak,  sadece bir nesne görüntüsü verecek, ağzından çıkan her kelimeyle, hem aptallığını hem de cinselliğini vurgulayacak... O bu görüntüden çok hoşnuttu. Bir altın gibi "parlamak", her yerde görünmek istiyordu ama medya bir yandan da, "yaşlı bir adama yarenlik ettiği için"  düşük ayarlı altın olduğunu hatırlatıyordu ona. Ne yaptı Alkan? Ölen sevgilisinin yasını belli bir ölçüde tuttuktan sonra, gencecik bir sevgili buldu. Haydaa.. yaşlı erkek, genç kadın öyküsü! Bununla da, zoomları üzerine çekeceğini biliyordu. "Taş gibi" bir kadındı ve genç erkekler de ona ilgi duyabiliyordu işte! İntikamını böyle aldı medyadan. Aynı zamanda, cüretkar bir tutumla, (belki de inatla) genç sevgilisini (Murat Taşdemir) milyonların önüne çıkardı.
Hatta onunla birlikte,  ''Neremi Neremi'' adlı  albümü için  düet yaptı.

Kasetlerinin satılıp satılmadığı konusunda farklı görüşler var. Ama o kendisiyle röportaja gelen gazetecilere, "En az bir milyonun üstünde satacak, çok iddialıyım" şeklinde demeçler veriyordu.  Kaset satışları  beklenen ilgiyi görmeyince pes etmedi. Ardından, aynı iddiasını  "Kaldır" şarkısında sürdürdü.  Satışlar patlama yapmadı fakat o amacına ulaşmıştı. Star TV'de oynayan 'Renkli Dünyalar' dizisinin  kadrosunda yerini aldı. Her ne koşulda olursa olsun, "sahne"deydi. Ve bunun için fırsatları asla kaçırmıyordu.

"Aptal sarışını" oynuyor ama aptallığı kendine yakıştırmıyordu. Bir söyleşide de altını çizdiği gibi; "Biliyorsunuz sarışınlar hep aptal olarak adlandırılırlar. Ya da aptallık derecesinde saflık diyelim. Günümüzdeki sarışınlara bakacak olursak, bugün bir Sharon Stone'un zeka oranı çok yüksek. Dünyanın en zeki kadınlarından biri olarak kabul ediliyor. Hillary Clinton da sarışın ama Bill Clinton'u başkanlığa taşıyan isim."  Bu söyleşide, kendine hayranlığını çok net olarak ortaya çıkaran şu cümle dökülüyordu ağzından;  "Ama ben 50'li yılların Marilyn Monreo'sunu tercih ediyorum. O saflık, o temizlik olsun. Çok zeki olmak pek de şart değil!" İşte ortalama Türk erkeğinin kadında aradığı şartlar! Saf olsun, temiz olsun, ama fazla zeki olmasın! Alkan, aslında zekice bir hamleyle, Türk erkeklerinin gönlünde kurduğu tahtı sağlamlaştırmıştı.

"Sarışınlara aptal diyenler utanmalı"
Kendi aleyhine olan durumlarda hiç bozuntuya vermeyen Afrodit, "reklamın kötüsü olmaz " mantığıyla,  hakkında çıkan haberlere hep gülümsemeyle yanıt verdi. Bu kez de "yeni aldığı yazlık" nedeniyle başı derde girdi ve defalarca haber konusu oldu. Aldığı  yazlığın 70 bin mark olan  bedelini ödememişti, bu yüzden önce icra takibine uğradı.  Yugoslavyalı Liz, bütün aptallar gibi başını belaya sokuyor ama "Şaban"lı filmlerde olduğu gibi, ne yapıp edip, altından kalkmasını biliyordu.. Üstelik onu, bu şekilde niteleyenlere de verecek yanıtlar buldu her zaman. Bu yanıtlarda, aslında "dünyanın en güzel kadını"  imajı da gizliydi. "'Sarışınlara aptal diyenler utanmalı. Marilyn Monroe için de dediler ama Kennedy'e kadar ulaştı.  Ben de zekama çok güvenirim. Aptal insana asla tahammül edemem!" Kendine hayranlığın en üst boyutlarında gezinen bu "sarışın", çok güzel bir kadın olduğuna hem kendini inandırmıştı ve hem de imajıyla bunu pekiştirmişti.  Soruları yanıtlarken, "ustaca" manevralarla o imajı güçlendiriyordu. 

Magazin medyasındaki "gençlik ve güzellik faşizmi"nin farkındaydı, bu yüzden yaşını hiç bir zaman tam söylemedi. Çok zorlandığı durumlarda da ilginç yanıtlar verdi. Mesala 37 yaşında olduğu hatırlatıldığında, "Hayır, 36.5" diyor ve ekliyordu;  "Bir kadın için en güzel yaş. Hem çok genç ve taze, hem her şeyin bilincinde, tam büyümüş oluyorsunuz."  Peki, nasıl Afrodit oluvermişti bu sarışın göçmen kadın. Yanıt hazırdı; "Bana, bu ünvanı Türk halkı verdi."  Afrodit'e  "yakışan" ebadlarını da hiçbir kuşkuya kapılmadan veriyordu;  "Vücut ölçülerim hâlâ 90-60-90". Oysa görünüş olarak öyle olması mümkün değildi ama buna inanmıştı. İmajlar çağında, kural bu değil miydi?  Öyle hisset, "mış gibi" yap, yanılsama yarat... Afrodit, o imajı vermesini bilecek kadar zekasını (ya da kurnazlığını) kullanıyordu. Kimi zaman, "göğüslerinin beline kadar indiğinden" söz eden yazarları okuduğunda, sinirleniyor ve çok geçmeden onlara bir yanıt hazırlıyordu kendince.  Örneğin, Okan Bayülgen'in sunduğu Zaga Show'a,  bikinisiyle konuk olmayı kabul etmişti.  Şovun reklam spotlarında aynen şu başlık yer alıyordu;  "Türk Sineması'nın afroditi Banu, vücuduyla ilgili çıkan kötü haberlere, görsel olarak cevap verecek!" 
Al sana yanıt..

Hep "sahnede" olmak
Piyasaya yeni çıkan albümleri nedeniyle, konuk olduğu ana haber bültenlerinde, kuşak programlarında,  kendisiyle hafif yollu dalga geçen şovmenlerle o da dalgasını geçiyordu. Geçtiğimiz hafta da, Beyaz'ın şovunda, dudaklarını uzatıp, kendini ona öptürmeye kalkmıştı.  Sonuçta, eli ayağı dolaşan, yüzünün derisi kızaran yine Beyaz oldu. Şimdi yayında olmayan, A Takımı'nın da en gedikli konukları arasındaki yerini korumuştu.  Bu programlardan birinde, diğer konuklarla karşı karşıya geldi. Ona muhalif taraf, hep bir ağızdan, şarkılarıyla "Türk toplumunun ahlakını bozduğunu" için suçluyorlardı onu. "Ahlaksızdı" hatta, "beyin özürlüydü." Her bir yandan saldırılarla karşılaştı. Naşide Göktürk ona, bir zamanların "porno yıldızı" olduğunu hatırlatmıştı. Bu tartışmalarla birlikte,  yine dillere düşmüş ve medyatik olmanın keyfini sürdürmüştü. Çünkü, onun istediği tek şey
buydu! Hep gündemde olmak, hep sahnede bulunmak... Hayranlarının bakışlarını her ne şekilde olursa olsun, üzerinde hissetmek...

Aleyhinde yazan bazı köşe yazarlarına da direndi. Aynen şöyle diyordu bir
köşe yazısı; "Banu Alkan, yıllarca kendine has, müstehcen şişmanlığını, mısır püskülü saçlarını, asla olmayan oyunculuğunu, az ve öz sayıda filmde sergiledi."  Hatta, "Kaldıramazsın" şarkısını ölen sevgilisi Hanifi Gürbüz'a ithafen yazdığını iddia edenler oldu. "Yaşlı ve zengin bir erkekle uzun yıllarını birlikte geçiren" bir kadındı o. "Kaldıramadığı" şeyin hikayesini de bu şarkıyla birlikte örmüştü sözde... O ise, buradan kazandığı ünle şarj oluyordu. Bu şarjla birlikte, güzelliğinin tekrar tekrar altını çiziyordu. Bunu, bir resim ya da imaj olarak da olsa  bir şekilde sağlıyordu. Türkiye'nin star kadınlarının her fırsatta dile getirdiği,  "Türk aile yapısına uygunluk" standardını o da dilinden düşürmüyordu. Örneğin, Okan Bayülgen'in başrolünü oynayacağı "Drakula" adlı filme ilişkin konuşurken, şu sözleri kulağa hiç yabancı gelmiyordu;  "Elbette soyunacağım filmde, ama Türk aile yapısına ve estetik ölçülere uygun, uç noktalara kaçmayacak şekilde." Bu sözleriyle, Türk kadınlarından da artı puan almayı beceriyordu..

Elbetteki, Türkiye; Reha Muhtar tipli sunucular, Banu Alkan gibi  şarkıcılar,
Demirel gibi politikacıların yıldızının parladığı bir ülke. Banu Alkan da bu "Türkiye gerçeğinin" farkında. Bir yandan, süslü, dantelli şallar ve parlak giysiler içinde, kendini gösterme eğilimini doyuruyor. Çok daha ender biçimlerde  bunun yollarını mutlaka ama mutlaka keşfediyor.  "Kendini, seyircilerin alkışlarına adanmış bir armağan" haline getirebilmek için... Bütün bunların karşılığında elde ettikleri sadece manevi değil elbette.  Reklam filmlerinden kazandıklarıyla da aynı zamanda kesesini dolduruyor.  Hanefi Gürbüz'le birlikte yaşadığı ihtişamlı günlerin, unutamadığı o Hawai tatillerinin hayaliyle...


   
  Banu Alkan ilginç bir olay. Siz bu konda neler düşünüyorsunuz yazmak ister misiniz ?