|
İstanbul dediğimde Kadıköy vapur iskelesi durur önümde.
Baharın bir vakti, mayıs akşamında, ellerimiz bir müzik evindeki
rafta,
aynı kasete uzanmış, aynı kaseti çalarken, kaset çalar “hangi
standda”
demişiz,
İşaret etmiş satıcı “Şurada ki bölüme bakacaksınız”.
Ellerimiz
bir müzik evinde bir raftaki ayni kasete uzanmış
“Ayın
şavkı vurmuş sazın üstüne,
gel ey hilal kaşlım dizim üstüne”.
Ayni anda dokundurup bakışlarımızı göz bebeklerimize, aynı anda
terk
etmişiz. Birbirimize bizde kalacak son parçayı hüzünle, yeniden
uzanmadan önce.
Bölünmesek olmaz mı?.
“Sar
beni leylim ley”.
Ve çıktığımızda baharın bir vakti o mayıs akşamı
Kadıköy’e
kavak tozları yağıyor akasya yapraklarının arasından...
Işıklar
mı?
bu
pırıltı asılmış geceye,
kristal
mi serpmişler denize doğru?
Dursam
çift yönlü caddenin ortasında,
vurmasa
beni geçen araçlar, vurmasa
ben
yokum ki zaten...
Rüzgarım
ben ılık esen, kristal ışıltılarının arasında kavak tozlarına
tutunmuş.
-Son vapur, diye bağırıyor çığırtkan.
Sesi
tutuyor beni çekiyor balık kokularının arasından iyot’ a doğru,
vurulduğuma aldırmadan.
Son vapurdu,
başka
çaremiz olsa da, geride bırakıp iskeleyi, köpüklerin
önüne aldık karşı kıyıda çağıran geceyi.
İyot sarıldı her yanıma vapurun güvertesinde.
Ayaklarım
üşüyor.
Kalsaydım o kavak tozlarının içinde kristallerde rüzgar gibi,
ısınırdım
essem de.
Kalınacak her yeri bıraktım seninle,
Kadıköy
iskelesinde.
|