|
Özcan
Sungurçetin
Sık
sık olur bu bana. Kafama bir sürü şey, dilime bir şarkı
takılır. Kırık dökük tekrarlar dururum artık... Bazen
de, hayali bir silaha sarılır, rasgele ateşlerim sağa
sola. İrademi zorlayan bir çaresizlikle, işaret parmağım
boşluğa uzanır, baş parmağım tetik düşürmeye başlar:
“Krav
krav krav!..”
Bir
yılı daha tüketip yepyeni ümitlerle yenisine hazırlanıldığı,
bu sulu sepken yılbaşı akşamında, gene böyle bir ruh
hali içinde, bir kavşak noktasındaki kaldırımda bocalayıp
duruyorum.
Ömrümde
ilk defa, iki yere birden davet edilmiştim bu akşam. Az
evvel, mütevazı bir ortamda, iki ihtiyarın, büyük bir
lütufmuşçasına sundukları yemeklerinden tattım. Tattım
diyorum, çünkü lokmalar boğazımda düğümlendi,
yutamadım bir türlü. Şimdi gitmeyi düşündüğüm
yerde, şampanya eşliğinde sunulacağı muhakkak olan,
nadide yiyecekler de boğazımdan geçecek mi bakalım?
Hâlâ neyi düşünüyorum, neden ayağımı sürtüyorum
bilemiyorum? Bu güne kadar hayalini bile kuramadığım o
şahane lüks otellerin birindeki zevki sefa alemine dalıvermekten
beni alıkoyacak ne kaldı ki geride?..
İmtiyazsız
sınıfsız
Kaynaşmış
bir kütleyiz...
Lara
lal lal lal lom...
Bu
eski marş takılmış bir kere dilime. Arkasını da bildiğim
yok zaten. Hatırlayabildiğim de bu kadarcık. Hepsi bu
kadar... Sonra al baştan bir daha... Bir daha... Farkında
bile olmadan tekrarlayıp duruyorum işte.
İffetle
iffetsizlik arasındaki kaygan yollarda bocalayıp
duruyorum. Pabuçlarım da su alıyor. Ayaklarım donuyor...
Beyefendi,
on birden sonra bekliyordu beni. O zamana kadar karısı,
çocuklarıyla birlikte olacak galiba... Sonrasını da
kendi zevkine ayırmış besbelli. Ayağımı sürtüp,
orada burada oyalanırken epeyce de geç oldu. Bekliyordur
şimdi. Aman ne yapayım? Beklerse beklesin!.. Hem o:
“Geceyi orada geçireceğim, sabaha kadar beklerim seni”
demişti... Keyfi bilir... Daha ilk günden, yuları kaptırmaya
hiç niyetim yok doğrusu. Eğer gidersem oraya, eski uysal
zavallı kız kurusu olarak devam etmem bu hayata artık.
Yapacaksam, bir şeyleri değiştirebilmek ümidiyle yapacağım
bunu... Hem ben ona “Gelirim” de demedim ki.
“Gelmem” de demedim, o kadar. Belki de gitmem, evime
dönerim. Soğuk odamdaki dondurucu yalnızlık aklıma
geldikçe, dönmek de gelmiyor içimden ya!.. Ne yapacağımı
şaşırdım kaldım. Bu hayat da sürgitsin, böyle de
çekilmiyor ki.
Krav
krav krav...
Durup
bana bakan birkaç kişinin şaşkın bakışlarını fark
edince kendimi topladım. Çabucak uzaklaştım oradan.
Yapmaya
niyetlendiğim şeyi duysa, rahmetli anacığımın içine
inerdi mutlaka. Hoş ben bu hallere düşmeden de inme inmişti
kadıncağıza ya... Babam ölünce dönmüştük buraya.
Rahmetli küçük bir memurdu. Uzak bir kasabaya tayin
edilmiş, bizi de peşi sıra sürüklemişti oralara. Bildiğim
kadarıyla, dürüst bir adamdı. ‘Namus’ der de başka
bir şey demezdi. Yavan ekmeğe namusumuzu katık edip
gururla sürünürdük elin diyarlarında. Zavallı adam,
namus iffet, şeref haysiyet, diye diye karda kışta koşuşturup
dururken, doktorsuz ilaçsız göçüp gitti günün
birinde. Beş parasız, yapa yalnız kalıverdik orta yerde.
Elimizde avucumuzda ne varsa satıp savıp dönebildik
geriye de tahsilimi tamamlama imkânım oldu. Okuyup bir
yerlere ulaşma ümidiyle, mezun oluncaya kadar her boyaya
girdik. Bir yandan, etrafımda dönüp duran hergelelerden
namusumuzu koruma mücadelesi, bir tarafta ekmek kavgası,
orada burada boğaz tokluğuna yırtındık durduk... Tam
yüksek tahsilim bitmişti ki, anacığım daha fazla
dayanamadı, ölüverdi. Benim mezun olmamı bekliyormuş
zahir. Diploma sahibi olmamdan ziyade güzel bir kız olmam
sayesinde, zar zor bir iş bulup çalışmaya başladım
ama, elime geçen ne ki? Kiraya, kuru ekmeğe ancak yetiyor.
Namusunla istediğin kadar yırtın, daha fazlasının olacağı
da yok.
İnanılır
gibi değil amma bu kadar okuduk, dedim ya üstelik de
oldukça güzelim, ciddi bir evlilik teklifi almamıştım
şimdiye kadar. Ancak şimdilerde bir talibim çıktı da
hiç olmazsa gururum kurtuldu. Emekli bir albaymış.
Nereden duymuşlarsa, benim kimsesiz, akça pakça, eline
erkek eli değmemiş namuslu bir kızcağız olduğumu öğrenmişler.
Gözleri tutmuş olacak ki ablası beni bulup niyetlerini
iletti. Bu gece beni yemeğe çağıranlar da onlardı işte.
Yalnızlık canıma tak etti ya ‘gidip bir göreyim’
dedim. Adam yaşlıca ama dinç görünüşlü biriydi. Dul
ablasıyla birlikte yaşadıkları, temiz pak bir daireleri
var. Albayın emekli maaşına benim mütevazı maaşım da
eklenince gül gibi geçinir gidermişiz. Allah biliyor,
büyük bir lütuf gibi sunulan bu teklifi ciddi ciddi düşünmedim
değil. Anamın sağlığında olsa kadıncağız uçardı
sevincinden. Ben de, ister istemez, kabul etmek zorunda kalırdım
tabii. Hoş onlar, yatalak bir anneyle isterler miydi beni,
o da başka?..
İmtiyazsız
sınıfsız
Kaynaşmış
bir kütleyiz.
Lara
lol lom.
Baktım
gene tutturmuşum bu marşı, erimiş karların cıvık ıslaklığında
asker adımlarıyla yürümeye çalışıyorum. Kız,
deliriyor musun nedir? Alem tuhaf tuhaf bana bakıyor.
Kestim.
Işıl
ışıl bir vitrinin önünde durakalmışım. Vitrinde
sergilenen bütün bu pahalı bu şeylere, ulaşılamayacak
yıldızlara bakar gibi seyrettim bir müddet. Bütün bu
güzel şeylerin, baştan çıkarıcı davetkâr ışıltılarında,
yapmayı düşündüğüm çılgınlığın albenisi sırıtır
gibiydi. Orta halli bir emeklinin namuslu karısı olmaya,
muteber, zengin bir işadamının bir eli yağda bir eli
balda saygın metresi olmayı tercih etmeyi düşünmemdeki
saik sadece bu muydu acaba? ‘Saygın’ derken dalga mı
geçiyorum ne? Yok yok, mübalağa bile yok bu tespitimde
galiba. Abartmıyorum. Gerçek bu. Çoktandır farkındayım
bunun. Böylesine büyük kodamanların himayesindeki
orospuların ne denli saygı görüp, nasıl pohpohlandığına
kaç kere şahit oldum ben. ‘Küçük dağları ben yarattım’
dercesine gezip tozdukları her yerde, hürmet ve itibar
sahibi oldukları yalan mı yani? Kimisi manken, kimisi
fotomodel veya her neyse sanatkâr olup çıkıyor,
gazetelerde mecmualarda boy boy resimleri yayınlanıyor.
Kraliçe edalarıyla bir yerlerde görülmeye görsünler,
kadınların hasetle, erkeklerin huşu ile içlerinin hopladığı
da mı yalan?.. Sahi, erkeklerin bu kadınlar karşısında
duydukları bu büyük hayranlık ve prestijin sebebi ne ola
ki?.. Elde edebilme ümidi desem, değil... Pek çoğu, düşlerinde
bile erişemeyeceklerini bilirler onlara. Çıkar düşüncesi
desem, o da değil. Hanımefendiler, mevcudiyetlerinden bile
haberdar değildir çoğunun... Öyleyse neden, kadınlar
bile onlarla tanışabilmek için yırtınırlar ki?
Erkekleri desen, hiç sorma!.. En yontulmamışları bile,
safi nezaket kesiliyor, huzurlarında bel kırıp divana
duruyorlar. Sigarasına beş on çakmak birden uzatılır,
en küçük iltifatları, dünyalar bağışlanmış gibi
kabul edilip gurur vesilesi olur... Buradaki sırrı
çözebilene aşk olsun!..
Krav
krav krav...
Hop!
Hop!.. Ne oluyor yine bana? Bütün insanları öldürmek mi
istiyorum nedir? Hayali de olsa, bilinçsizce, neden boyuna
ateş edip, vurmaya kalkıyorum herkesi ki?..
Bizim
gibi sıradan kimselerin, namus iffet gibi izafi kavramlara,
böylesine sıkı sıkıya sarılmamızdaki hikmet ne acaba?
Kutsallığı yadsınamayacak olan bu değerler, büyük
ikramiyeyi yakalama şansı olmayanların, ellerinde kalan
son teselli armağanları olmasın?.. Bazen bakıyorum da,
namus ve dürüstlüğün, beceriksizliğin bir mazereti
olarak kullanıldığını görüyorum çoğu zaman.
Şu
kendi haline bak bir kere... Bunca yıldır, iffetimiz
lekelenmesin diye bir erkek arkadaş bile edinemedik; hâlâ
yapayalnızız. Namusumuz kirlenmesin diye elimize erkek eli
değdirmedik; bakire bir kız kurusu olduk çıktık.
Dürüstlüğümüze halel gelmesin diye, boğazımızdan
haram lokma geçmedi, hâlâ meteliksiziz. İyi hoş da ne
olacak bunun sonu? İşin en acıklı çelişkisi de şurada
ki, yalnız yaşayan meteliksiz bir bakire olmamızı da
önemseyip kıymet veren yok artık. Bunun övünülebilecek
bir yanı da kalmamış pek. Söylemeğe bile utanıyorum...
Aman utanma söyle, söyle!.. Yoldan çıkmak için bahane
aradığın belli bir şey... Aslında bahane filan da aradığım
yok. Hani diyorum, bunca soyut değerlere bağlılığın da
somut bir karşılığı olmalı yani. Şu benimle birlikte
olmak için can atan herifi düşünüyorum da...
Dürüstlük filan umurunda bile değil adamın. Ama bakıyorum
da yükünü tutmuş, itibarı yerinde... Söylendiğine
göre, sıfırdan başlamışmış... Kısa zamanda
memleketin en itibarlı iş adamlarından biri haline gelmiş.
‘Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz’ derler.
Babam hiç harama bulaşmadı, malsız mülksüz orta yerde
bırakıp gitti bizi işte. Hani düşünüyorum da ahlaki
ve hukuki o kocaman kocaman kavramlar, sahiplenmek için kıçlarını
yırtan bunca fakir fukarayı pek sevmiyor, umursamıyor da,
bu değerlere metelik bile vermeyen, üçkağıtçıların
üstünde kalıyor çoğunlukla. Tıpkı vefasız kadınlara
benziyorlar vallahi. Peşlerinden koşanlar umurlarında
bile değil de kendilerini hiç umursamayan ahlaksızları
buluyor, üstlerinde kalıyorlar.
İmtiyazsız
sınıfsız
Kaynaşmış
bir kütleyiz...
Lara
lal lam.
Al
sana gene başladım işte. Ne zamandır mırıldanıp
duruyorum kim bilir?.. Şimdi tutar beyefendinin arzusunu
yerine getirir de koynuna giriverirsem, yatakta da bu marşı
mırıldanmaya başlar mıyım ki? Adamcağız ne kadar şaşırır
kim bilir? Belki de, bizim emektar bekâreti, marşlarla
filan uğurladığımı zanneder... Komik değil mi? Aman
hiç gülecek halim yok şimdi!... Canım çok yanar mı
acaba? Amaan!.. Bunca yıllık yalnızlık canını hiç
yakmamış gibi, düşündüğün şeye bak şimdi?.. Bunca
manevi acılar yanında fiziki acının lafı mı olur? İyi
de, o anda manevi bir acı da hissetmeyeceğinden emin
misin? Yok canım, eğer gidersem böylesine acılara yer
vermem artık!.. Kız, elinde mi bu senin? Bunca yıldır
inandığın, her şeye rağmen koruyup gözettiğin namusun
ne olacak peki?.. Canım, adam: “Sen benim ikinci karım
olacaksın.” Diyor. “Bir elin yağda, bir elin balda
olacak.” Diyor. Her istediğim yapılacak, her arzum
yerine getirilecekmiş... Zengin bir sosyete hanımı
olacakmışım. Altımda araba, ‘akşam ne yiyeceğim?’
diye düşünmeden keyfimce yaşayacakmışım işte... Hem
adam evli olmasa, benimle hemen evlenirmiş. Hatta,
“istersen karımdan ayrılır hemen seninle evlenirim.”
Bile dedi kaç kere. Kimsenin yuvasını yıkmaya da
gönlüm razı olmuyor doğrusu. Çoluk çocuğu var adamın.
Ben de ikinci bir karısı olurum olur biter. Kimsenin de ahını
almamış olurum. Hem bu tür birlikteliklerde kadına daha
çok kıymet verilir daha bir hürmet edilirmiş. Hadi hadi,
kıvırtma şimdi. Bal gibi metresi olacağını biliyorsun
herifin... Ne yapalım yani? Birlikteliğimizi meşrulaştırmak
için elime tutuşturulacak bir vesikadan başka ne eksiğim
olacak ki? Alemin bu vesika merakına da bitiyorum yani...
İllâ ki bir vesika tutuşturacaklar kadınların eline,
birileriyle yatması için. Evlilikte de orospulukta da bir
resmi vesikan olacak elinde. Resmi kayıtlara geçirmeden
yattı mı, Devlet bile peşine düşüyor kadının ayol!..
Hoş benim için böyle bir sakınca yok. Adam öylesine
saygın, öylesine zengin bir kodaman ki, onunla olursam
Devlet büyüklerinden bile saygı göreceğime eminim. O
kadarcık da olsun artık. Devleti ayakta tutanlar bile
bunlarmış galiba. Öyle diyordu...
Krav
krav krav!..
Gitti
birileri gene... Yani şu etrafımda, Yılbaşı coşkusuyla
koşuşturup duran zavallılardan birkaç tanesi sahiden
vurulup düşse, zevklenecem bundan galiba. Kızım, kafayı
yiyorsun sen... Bırak bunları da bir karar ver artık.
Beyefendi gelmiş, nasıl da heyecanla bekliyordur şimdi
seni?
Kaç
aydır peşimde adam. Kırk yılın başı, ilk kez bu yaz,
işyerinin tatil kamplarından birine katılmak kısmet olmuştu.
O da, kampın yanındaki villalardan birinde kalıyormuş.
Denize girerken görmüş beni. Yıpranmış zavallı
tayyörün altında pek belli olmaz ama vücudum oldukça
mütenasiptir. Topuz yapıp ensemde topladığım saçlarım
da, denize girerken açılıp belime kadar iniyordu tabii.
Adam beni bu gerçek görüntümle seyrede seyrede vurulmuş
bana. Beyefendi, istediği her şeyi elde etmeğe alışmış
bir kere. Düşmüş peşime. Bir yolunu bulmuş, gelmiş;
kampta tanıştırdılar bizi. Birkaç kere yemekte de
beraber olduk. Allahı var, pek de kibar davrandı bana. Her
yerde gördüğü hürmet, izzet ikram beni etkilemedi desem
yalan olur. Kasaba şartlandırılmışlığıyla, erkekler
karşısındaki ürkek ve çekingen tutumumla ona hiçbir
cesaret vermediğim halde, bir punduna getirdi, hiç
eveleyip gevelemeden açıkça, birlikte olmazı teklif
ediverdi birden bire. Neye uğradığımı, nasıl cevap
vereceğimi bile bilemedim doğrusu. Dondum kaldım. Hakaret
kabul ettiğim bu teklif karşısında, ağlamaya başlamışım
galiba. O dudaklarında biraz alaylı, ancak anlayışlı
bir tebessümle baktı baktı da: “Siz” dedi.”Yanlış
anladınız beni galiba. Ben daimi bir beraberlikten
bahsediyorum. Ölünceye kadar yanımda olasınız
istiyorum. Size, bundan sonrası için mükemmel bir hayat
vaadediyorum. Evlenmek isterdim sizinle ama ne yapayım ki
zaten evliyim ben. Ama beklemesini de bilirim. Üzülme... Eğer
kabul edersen bir gün, seni nasıl mutlu edeceğimi
göreceksin.” Bu hayasızca bulduğum teklifi bir daha
yinelemedi ama sık sık aramaya, çiçekler göndermeye
devam etti tabii.
Kendime
bile itiraf edemememe rağmen, soğuk kış gecelerinde, sık
sık düşünmekten de kendimi alamıyordum bu öneriyi...
Bundan sonra, birlikte olmak için aşık maşık olabileceğim
kimse de yok görünürde... Bir zamanlar, Orta Okul sıralarında,
aşık olmuştum bir oğlana... Kaza Kaymakamının oğluydu.
Fiyakasından, cakasından yanına varılmayan bir oğlandı.
Pek de yakışıklı gözüküyordu gözümüze. Bütün kızlar
peşindeydi ya, ben de tutulmuştum ona. Ama o, pek de yüz
vermez, hava basardı hepimize. Sonra da tayin oldular,
gittiler kazadan. Nereden nereye... Geçen sene, karşılaştım
onunla. Abartılı çirkin çizilmiş bir karikatürün,
kime ait olduğunun anlaşılıvermesi gibi, hemen tanıdım
onu. O güzelim saçları dökülmüş. Öylesine de zayıflamıştı
ki, ayakta zor durur gibi bir hali vardı. Pazar yerinde, cılız
bir çocuğu kolundan sürükleyerek peşi sıra giden bir
kadın, adıyla seslenince, iyice emin oldum o olduğuna...
Usulca sokuldum yakınına. Gözlüklerinin kalın camları
ardında büsbütün küçülen çipil gözleriyle, tezgah
üstünden sebze seçmeye öyle bir dalmıştı ki, beni
görmedi bile. Bütün genç kızlık hayallerimi doldurana,
tek gençlik heyecanım, biricik aşkımın bu yıkıntısından
uzaklaşırken, gözlerimin yaşardığını fark ettim. Eğer
isteseydi seve seve varırdım ona. Ardı sıra seğirten, o
kılıksız sıska kadın da ben olurdum şimdi.
Krav
krav krav!..
Ne
yapıyorum ben allahaşkına? Ben ne arıyorum bu kaldırımlarda.
Gideceksem gitsem ya!..
Şimdi
bak şu arabanın yaptığına... Hayvan herif!.. Biraz yavaş
gitse olmuyor... Berbat etti üstümü başımı işte.
Zaten sıçana dönmüşüm, bir de bu çıktı. Kabahat
sende kızım... Şimdiye kadar bir karar verebilseydin eğer,
o arabanın içinde sen olurdun belki de.
Ayaklarım
dondu be!.. Dosdoğru oraya gitseydim bu hallere düşmezdim.
Şu haline bak bir kere!.. Kızım, sen kararını vermişsin
aslında. Böyle ayak sürtmekle kendi kendini mi kandırıyorsun,
nedir?.. Orospuluk içinde varmış senin... İyi ya varmış
demek!.. Ne yapalım yani? Ben de kadın değil miyim? Benim
de herkes gibi yaşamaya hakkım yok mu? Akranlarım çoktan
evlendi... Bize erkek eli bile değmedi daha... Kara Korsanın
hazinesi sanki meret. Koruya koruya ne olacaksa?.. Eninde
sonunda birileri becerecek nasıl olsa? Evlenilince ne
oluyor sanıyorsun? Bizim yaşlı damat adayını istediği
de ayni değil mi?
Daha
birkaç saat evvel, boğulmak üzere olan bir kazazedenin,
can havliyle sarılmaya çalıştığı son cankurtaranmış
gibisine, zayıf bir ümitle de olsa gitmiştim oraya. Peki,
ne buldum dersin? Sanki çıplakmışımcasına vücudumda
arsız arsız dolaşan o yılışık sarhoş bakışlarına
ne buyurulur? Hele o, bu güne kadar evlenmemiş olmasının
gerekçesi olarak sunduğu sebebe ne demeli? İnanılacak
olursa, beyimiz öylesine hızlı bir zamparaymış ki
elinden uçan kuş kurtulmamışmış şimdiye kadar. Onun
için de evlenmeye vakit bulamamışmş. Benim orada bulunuşumla,
her şeyin olup bittiğine, işinin yoluna girdiğine inanmışlığının
getirdiği bir laubalilikle, kasıla kasıla, parça
pürçük anlatmaya çalıştığı eski aşk maceralarıyla
öyle bir böbürleniyordu ki!.. Ya o yaşlı dul ablasına
ne demeli? Kim bilir kaç kere dinlediği, belki de oluşmalarına
bile yardımcı olduğu, bu açık saçık maceraları
dinlerken, yapmacık bir utancın ardına gizler gibi
göründüğü kıkırdayışında öylesine gurur yüklü
bir hayranlık vardı ki!.. Bu iş, bu kadar gururlanılıp
övünülecek bir şeyse, ayni işi daha sık ve eminim daha
iyi yapan fahişelere, neden birer şeref madalyası takılmadığını
soramadım onlara tabii... İki kardeşi, o muteber anılarıyla
baş başa bırakıp kaçtım oradan.
Krav
krav krav...
Boyuna
ateş edip durduğum bu kalabalığın ne günahı var ki?
Yoksa var mı?..
Artık
bana hiç de çekici gelmeyen, ancak namusumu kurtaracak
olan bu evliliği kabul etse miydim ki?... İyi, hoş da, o
bunakla, karın tokluğuna, namus belası, istemeden
katlanmak zorunda kalacağım evlilik içi ilişkiler, lüks
bir hayat içinde, belki de hoşuma bile gidebilecek olan,
beraberliklerden daha mı ahlâki olacak yani?..
Bak!..
Nihayet gelebilmişim... İşte o koca otel, ışıl ışıl
duruyor karşımda. Geri dönmek için de çok geç artık
galiba. Evde beni bekleyen o soğuk odaya, o dayanılmaz
yalnızlığa tahammül edecek gücüm de kalmadı artık...
Bunca yıldır mücadele ettiğim, o berbat yaşam yollarında
ömür tüketmek canıma tak dedi be!.. “Ön teker nereden
giderse, arka teker de oradan gider” derler ya... Saplanıp
kaldığımız bu berbat, çamurlu yollardaki derin tekerlek
izlerinden kurtulabilmek için, direksiyona sıkıca sarılıp
gittiğin yoldan çıkmaktan başka çare yok demek ki...
Sonrası da, direksiyon hakimiyetini kaybetmeden
ilerleyebilecek kadar becerikli ve akıllı olmaya bağlı
mutlaka... Ben bunu becermeliyim işte. Kafam çalışıyor,
tahsilim yerinde, yaşım da müsait. Bundan sonrasını
idare ederim her halde. Bütün iş şu davetkâr kapıdan
bir girebilmekte...
Otelin
önündeki meydanı dolduran kalabalığın coşkusuna bakılacak
olursa yeni yıla giriyoruz galiba...
Önümde
yürüyen genç adamın omuzunda küçük bir çocuk,
kolunda güzel bir kadın vardı. Yeni yıl kutlamalarına
katılmak üzere, buralara kadar gelmiş bir aile olmalıydı.
Takip ettim bir müddet... Sanki bir yerlerden tanıyor
gibiydim onları. Bana garip bir hüzün veren bu tanışıklık,
geçmişe ait bir anıdan mı, yoksa geleceğe ait bir düşten
mi kaynaklanıyordu, bilemiyorum?..
Kalabalığın
neşeli gürültüsüne karışan şarkılara, ben de dilime
yapışıp kalmış olan o eski marşla iştirak ediyordum
galiba. Bana, bir düğün alayı içindeymişim hissini
veren bu kalabalığın arasından sıyrılıp otelin kapısına
yöneldim. Ayaklarımın altında ezilen karların, diş gıcırdatmalarına
da aldırmıyordum artık...
Önümdeki
kocaman kapının camlarından taşan ışık yumağı
içinde uçuşan kar taneciklerinin oluşturduğu bembeyaz
tül gelinliğin içine giriverdim.
Yeni
bir yılın ilk dakikalarında, yanaklarımdan aşağı sızan
ıslaklığın, kar suyu mu, yoksa gözyaşı mı olduğuna
aldırmadan, girdiğim asansörde, alçaldığım gibi bir
hisse kapılmama rağmen, yükseldikçe yükseldim.
Yükseldim... |