|
Özcan
Sungurçetin
Okula
başladığım o ilk günü, pek de iyi hatırlayamıyorum
ama; mahcubiyetimi bastıran gururumu, ürkekliğimi bastıran
helecanımı hiç unutmadım.
Hatırladığım
kadarıyla, bana çok büyükmüş gibi gelen okulun bahçesinde,
şaşkın, ürkek bir hayli bekleşmiştik. Sonra, uzun taş
merdivenlerin sonundaki, kocaman kapıda, yaşlı bir amca
belirdi. Elindeki zili uzun uzun çaldı. Çok geçmeden, öğretmen
olduğunu öğrendiğimiz, amcalar, ağabeyler; teyzeler,
ablalar aramıza karıştı. Bizleri bir araya toplamak, bir
sıraya sokmak için koşuşturup durdular. İkişerli sıralar
halinde, kapının karşısına dizdiler bizi. İriyarı bir
amca, kapıya çıkan merdivenlerin üstünden, pek
anlayamadığım bir şeyler söyledi. Bitirince, bir bayrak
getirdiler; bestesine az çok aşina olduğumuz, ancak sözlerinden
hiçbir şey anlamadığımız, İstiklal Marşını da hep
birlikte söyledik. Ben de göğsümü şişirip, kafamı
uzatarak büyük bir içtenlikle iştirak etmeğe çabaladım.
Sonra ortalık karıştı. Önce, büyük sınıfların oluşturduğu
sıralar, merdivenlere yöneldiler. Sonrada biz de, ikişer
ikişer, el ele tutuşup önümüze düşen öğretmenlerin
ardı sıra, sınıflarımıza dağıldık. Bizi, sıkışı
sıkış oturtmaya çalıştıkları, çentik çüntük,
boyasız tahta sıralara, yerleşmeğe uğraşmamız da ayrı
bir alemdi. Üçer üçer oturtulduğumuz halde, gene de
birileri ayakta kaldı galiba ki, sınıfa bir sıra daha
getirtildi, tahtanın yanında bir yere sıkıştırıldı
da herkes oturabildi.
Öğretmenimiz
tatlı, sevecen, üstelik pek de sabırlı bir ablaydı. O tıkış
tıkış doldurulduğumuz sınıfta, bize ulaşmak, bir şeyler
öğretmek, en önemlisi de disiplini sağlamak için çırpınır
dururdu. Kaşla göz arasında, birbirimize sataşmadan
duramazdık. İtiş kakış arasında, kimimiz saldırır,
kimimiz saklanır; kimimiz ağlar, kimimiz gülerdik. Sürüp
giden o curcuna, o patırtı gürültü arasında, okumayı
sökmeyi, hatta kargacık burgacık bir şeyler yazabilmeyi
nasıl öğrenebildiğimize hâlâ şaşarım.
Kısa
zamanda, okulumuza iyice alışmış, sınıfımıza ısınmış,
arkadaşlarımızla kaynaşıvermiştik. Öğretmenimi pek
sevmiştim. Arkadaşlarımı sevmiştim. Hatta dersleri bile
sevmeğe başlamıştım. Sınıfın ortalarında bir yerde
oturuyordum. Tam önümde de, suratı çillerle dolu bir kız
oturuyordu. Yanından hiç ayrılmayan, sıska, sarı oğlan
da kardeşiydi galiba. Kulaklarının üzerinde, kıpkızıl,
kıvırcık saçlarına bağlanmış kocaman, kırmızı
kurdeleleri, ders boyu, tahtayla benim aramda kıpırdanıp
dururdu. Sakin, sessiz kardeşinin aksine, o hiç yerinde
duramaz, yanında yöresindeki kimseye de rahat vermezdi.
Ders boyu onunla uğraşmaktan bıkan Öğretmenimizin yaka
silktiği, çok yaramaz, pek afacan bir şeydi, bu kız.
Bazen
dersi filan unutur, önümde dalgalanıp duran bu
kurdelelere dalar giderdim. O, sık sık yaptığı gibi,
arkasına döner, mavi gözlerinde belirsiz bir gülücük,
muzipçe beni süzer, küçük çilli burnunu buruşturur,
dilini çıkarıverirdi. Çok bozulurdum o zaman. Bakışlarımı
ondan kaçırır, tavanı duvarları seyretmeğe başlardım,
ama onun, muzip muzip gülerek dilini çıkarmaya devam ettiğini
de fark ederdim. Bana dilini, çıkarmasına bozulurdum
bozulmasına da, gene de dönüp bana bakmasını beklerdim
için için.
Derken,
ıslak serin bir sonbahar sabahında, sınıfımızın kapısı
tıkırdadı. Müdür Bey, orta yaşlı tombul bir hanımla
içeri girdi. Ayağa kalktık. Eliyle oturmamızı işaret
edip öğretmenimizin yanına gitti. Konuşmalarından, kapının
yanında sessiz, tedirgin bekleyen hanımın, birinci sınıflardaki
sıkışıklığı azaltmak düşüncesiyle oluşturulan sınıf
için atanan yeni bir öğretmen olduğunu öğrendik. Bu sınıf
için, bizim sınıftan da öğrenci alacaklarmış. Öğretmenimiz,
aramızdan bazılarını, ayırmaya başladı. Yeni öğretmen
de ayrılan çocukları kapının yanına alıyordu. Ancak
öğretmenimizin, ayırdığı çocukları, sınıfın en
tembel ve haylazları arasından seçtiği pek belli idi. Bu
ayırma işi bitinceye kadar, iyice sinmiş, beni de gönderir
korkusuyla için için titremiştim. Öğretmenimiz, bizim
Çilli Kızı da ayırmıştı tabii ki. Sarı oğlan da
onunla gitmek zorunda kaldı. İkisi el ele, süklüm büklüm
gideceklerin arasına katılmışlardı. Ayrım işi
bitirilip isimler kaydedilirken, sevgili Öğretmenimin beni
göndermemiş olmasına nasıl sevindiğimi, hatta gururlandığımı
anlatamam. Seçilen çocuklar, garip bir dışlanmışlık
hissi ile, mahcup, boyunları bükük, ayaklarını sürüyerek
sınıftan çıkarlarken, bizim Çilli Kızın ısrarla,
benim gözlerimi yakalamaya çalıştığını fark ettim. Göz
göze geldiğimiz zaman, ağlamaklı bakışlarında yanıp
sönüveren, o bir anlık, o pek belirsiz sitemi görüverdim.
O, bu sefer, bana bakarken, ne burnunu buruşturmuş, ne de
dilini çıkartmıştı. Şöyle kısacık bir bakış fırlatmıştı
o kadar. Sonra, başını çevirmiş, şöyle bir, hani
neredeyse, gururla diyebileceğim çalımlı bir salınışla,
kapıya yönelmişti.
Tam
kapıdan çıkıyordu ki!..Neden, nasıl oldu bilemiyorum.
Çocuk aklımla hükmettiğim bir haksızlığa isyan mı?..
Aramızdan ayırdıkları arkadaşlarıma duyduğum bir vefa
gösterisi mi?.. Yoksa, henüz isimlendiremediğim, bambaşka
bir şey mi?.. Her neyse, bilemiyorum işte... “Öğretmenim!”
diye ayağa kalkmışım. “Ben de onlarla gitmek
istiyorum!” diye bağıranın, ben olduğumdan bile pek
emin değildim.
İşte
tam o zaman; zaman durdu... Sınıfa, karabasan benzeri, ölümcül
bir sessizlik çöktü. Hayretle açılan bir sürü gözün,
üstüme çevrildiğini, beni sarıp sarmalayıp felç ettiğini
hissettim. O çok sevdiğim Öğretmenimin, müthiş hayal kırıklığının
sessiz bir feryada dönüşen şaşkınlığı içinde: “Öyleyse
sen de git!” diye fısıldadığını duydum. Sınıftan
ayrılabilme değil, bu ortamdan bir an önce kurtulabilme
telaşıyla, defterimi bile alamadan, oraya buraya çarparak,
titrek, sarsak adımlarla dışarı kaçtım. Hıçkıra hıçkıra
ağlamamak için kendimi zorlayarak, gidenlerin arasına karıştım.
Yeni
sınıfımıza giderken, bir ara, ıslak bakışlarım,
sevinçle ışıl ışıl parlayan bir çift mavi gözle
buluştu. Ben, içinde bulunduğumuz hüzünlü ortamda,
minnet ve mutlulukla dopdolu bu gizemli bakışlardaki
sevincin sırrını çözememiş, aptal aptal baka kalmıştım.
Benim bu şaşkın halime de, gülmüştü galiba...
İşte
tam bu sırada da, gözleri kısıldı, o çilli minik burnu
muzipçe buruştu, öpercesine büzdüğü dudakları arasından
fırlayan küçük pembe dili, bana doğru uzandı.
Bana
dilini çıkarmıştı gene !?.
|